Kayıtlar

Ayıranlar Utansın…

Komik bir başlık oldu… Ancak konu çok ciddi… Hangimiz, aile içinde dönem dönem ayrık otu olduğumuzu hissetmedik? Hangimiz, ne yaparsak yapalım; tercihlerimizin, kişiliğimizin, yaptıklarımızın, kısacası varlığımızın anne ya da baba tarafından sürekli hor görüldüğüne tanıklık yapmadık? Biz ne kadar taktir görmek için çırpınsak da aile içinde seçilmiş çocuğun gördüğü taktiri hiçbir zaman göremedik. Bilirsiniz insan evladı özellikle dış motivasyon ile güçlenir, farkındalığı artar. Yani bizlerin de benzini, takdir görmek, beğenilmek, sevilmek… Peki, ana ya da baba evlatlarını farkında ya da farkında olmayarak neden ayırır? Ki hangisine direk sorsanız “nasıl, olur mu öyle şey?” der çıkarlar. Lakin öyle ya da böyle ailenin içinde bir seçilmiş vardır. Bir ebeveynin çocuklarını farkında olmadan ayırmasının tek bir nedeni olmaz. Genelde kendi geçmişi, kişilik yapısı, korkuları ve aile içindeki roller birbirine karışır. Çoğu zaman ebeveyn bunu “adaletsizlik” olarak değil, “haklı bir...

Geldi Yine Bir Bayram

Yine bir bayram daha geliyor. Bayram denince hep içimi bir hüzün kaplar. Kaybettiklerim, kırgınlıklarım, katlandıklarım ve parçalanmışlıklarım, gelir aklıma. Bir bayram daha görmek bizim gibi fanilere bir lütuf. Hele sağlıklı ve çok yanındakilerde aynı şekilde ayakta dimdikse, şükredecek çok şey var aslında… Yine de özellikle çocukluk bittikten sonra bayramlar yalnızlığın simgesi oldu benim için. Hep benim için diyorum da şöyle baktığınızda etrafınıza, öyle çok kalabalığın içinde yalnızlaşan insan var ki… Benim hissettiğim hafif kalır. Şu anda hiçbir bilimsel gerçekliliği olmayan şeyler yazıyorum size, bu sefer böyle… İnsanları ve kendinizi tahlil ettiğiniz zaman üç çeşit hayat sürdüğünüzü görürsünüz. Biri, sizin asıl yönünüz olan kendinizi rahat ifade edebildiğiniz ve koruma alanınız ev, sosyal ortamdaki istenilen siz ve çalışma alanınızda var olan siz… İşte yalnızlığınızı hissettiğiniz, belki de benim gibi bu yalnızlığı tercih edip mutlu olduğunuz eviniz. Yargı yok, niye gülmüyo...

Bayır Aşağı Yuvarlanmanın Huzuru

Bugün biraz kara mizah yapmak istiyorum. Çünkü son yıllarda ironilerle dolu hayatımız var… Yeni Türkiye , eski Türkiye… Yok itaatkâr, inançlı gençlik, yok uçuyoruz kaçıyoruz, benim emeklim simit çayla mı doyacak derkeen… Biz bayır aşağı, freni patlamış araba gibi çarpa çurpa, nereye gideceği belli olmayan bir bilinmeze doğru gidiyoruz… Hiç fark ettiniz mi? Ya da ben yeni yeni aydınlanma yaşıyorum. Gençler inançlarını ve hayat beklentilerini çoktan yitirmişken, bir de hala aklımın ermediği, daha 15-16 yaşında ki çocukların cinsel tercihlerini seçtiklerini, bunun üzerine de bu farklılıklarını dünyaya ispatlama çabasıyla garip hallere büründüklerini, çok sık görür oldum. Hadi inanç minaç anladım da bu cinsel tercih işini hiç anlamış değilim. Sanki tercihim kısa saç, uzunu sevmiyorum gibi bir şey mi, desem de bilim öyle demiyor. Onunda birçok açıklaması var. Anlayacağınız cinsiyetini ne çok sevmeyen varmış da biz yıllardır fark etmemişiz ve onlar ne de güzel saklamış. Kara mizah bunun ne...

Genel Uygarlık Tarihi

Herkese selam olsun… Geçen hafta 1 Mayıs’a denk gelen yazı günümde, yazı yazmadım. İçimden gelmedi. Emek ve Dayanışma Günü olarak yıllardır kutlanan gün, artık bana oldukça fazla anlamsız geldiği için, üzerine bir şeyler yazmak saçmaymış gibi… Zira emekçinin çalıştığı, memurun tatil yaptığı ve artık siyasi arenanın içinde kaybolan günün ne anlamı var ki…Diğer içi hiçbir zaman dolmayan günler gibi… Bu hafta sınavlarım var bir türlü bitiremediğim ve artık ümidimi yitirmeye başladığım Sosyoloji Bölümü… Aslında tarihi, hele eski tarihi dinlemeyi de okumayı da çok severim ancak bu dersler, notlar olunca işin rengi çok fazla değişti. Namus belası hala sınavlara girmeye devam ediyorum. “Bunca fakülte bitirdin derdin ne” diyenler çok oluyor, aslında bir derdim yok, galiba okumak hobim olmuş ve alzaymır (yanlış yazmadım TDK’da ki yazılımı bu) olamamak için beynimi sürekli çalıştırma ihtiyacı duyuyorum. Ayrıca sizlere yazabilmek içinde yeni yeni detaylı bilgiler öğrenme şansım oluyor. En zorlan...

Türk Mitolojisi

Bugün sizlere nedense, gündemin dışında bir şeyler paylaşmak istedim. Geçen günlerde Ulukışla Altay Köyü’nde Nevruz Kutlamalarına katılmıştım, At binenler, ok atanlar, tazı yarıştıranlar ve Altay Türklerinin var olan bütün gelenek-göreneklerini görmek bana Türklüğümü tekrar hatırlattı. Bunu düzenlenmesinde ön ayak olan köyün, kadın muhtarı olması da göğsümü kabartı. Bırakın dünyayı kadın ve çocuklara size cenneti göstersinler… Oldukça kalabalık bir kutlamaydı. Her yerden gelmiş ziyaretçiler ve Kazakistan’da yaşayan Altay Türkleri de oradaydı. İlgimi çeken en önemli detay, gençler dahi aralarında kendi dilleriyle konuşmalarıydı. Kültürlerini ve dillerini yaşatmaları gerçekten saygı duyulası bir davranış. Bunları kız kardeşime anlattığımda “abla pilav ve et yedin mi?” diye sorunca, “evet pilav ve etti kazanlarda yapılırken gördüm ama insanlar birbirini çiğnediği için sıraya girmeye cesaretim olmadı,” cevabını verdim. Kardeşim daha önce Macaristan da bu etkinliğe katıldığı için göst...

Artık biii kendinize gelin!

Ata’mızın çocuklarımıza armağan ettiği günün arifesindeyken son zamanlar da yaşanan okullardaki toplu katliamlar hem eğitimci hem de bir anne olarak sizi endişelendirdiği gibi beni de çok fazla endişelendiriyor. Çocuk demek; eğlence, oyun, neşe demek değil miydi? Çocuğun eline kalem, oyuncak, şeker yakışmaz mı? Bu silahlarda nereden çıktı? Nefret dili, şiddet neden bu derece doğal olmaya başladı? Neden ana-babalar evlatlarını gönül gözüyle görmek yerine, sanki hiç yoklarmış gibi davranıyorlar? Bu memleket sanki refahı görmüşte, şimdi yoksulluğu kaldıramıyormuş gibi neden bunalımlardan kurtulamıyorlar da evlatlarının varlığı hep yükmüş gibi ağır geliyor? Onlar değil miydi? Çocuk yapmak için dualar eden, çocuğu olduğu vakit yedi düvele müjdeyi veren…Ne sanıyordunuz, oynayıp, zıplatacağınız, kendi kendine büyücek ,eğlenceniz olacak varlık mı dünyaya getirdiğinizi düşünüyordunuz? Hayvanlar bile yavrularını ayakları üzerine basıp kendi ihtiyaçlarını karşılayana kadar sahip çıkarken, d...

Çocukluk Otizmi

Son yıllarda özellikle ebeveynlerin sıkça duyduğu bir ifade var: “çocukluk otizmi” ya da daha doğru adıyla erken çocukluk döneminde ortaya çıkan otizm belirtileri. Aslında bu yeni bir kavram değil; ancak farkındalığın artmasıyla birlikte 2–3 yaş gibi çok erken dönemlerde belirtilerin daha net tanınması mümkün hale geldi. Peki, bu yaşlarda otizm nasıl anlaşılır? 2–3 yaş dönemi, çocuğun sosyal, dil ve iletişim becerilerinin hızla geliştiği bir dönemdir. Bu nedenle bazı farklılıklar daha belirgin hale gelir. Dikkat edilmesi gereken başlıca işaretler şunlardır: İsmi söylendiğinde tepki vermemek Göz teması kurmaktan kaçınmak İşaret etme, gösterme, paylaşma gibi sosyal davranışların az olması Konuşmanın gecikmesi ya da hiç başlamaması Sürekli aynı hareketleri tekrar etme (el çırpma, sallanma gibi) Oyuncaklarla amacına uygun değil, farklı şekillerde oynama Rutin değişikliklerine aşırı tepki verme Yaşıtlarıyla iletişim kurmak istememe Her çocukta bu belirtilerin hepsi görülmeyebilir. Ama b...