Kayıtlar

Mart, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hiç Mi Sevmiyorsunuz?

Bugün, “gözümün nuru, onun için dünyayı yakarım, benim çocuğum çok özel” gibi…gibi… İçi boş sözler sarf edip, en çok kötülüğü yaptığınız evlatlarımız için tekrar yazmak istedim. Özellikle son 15 yıldır oluşan ebeveyn profili beni gerçekten korkutmaya başladı. Gelecek nesillerin nasıl bir yaşam profili çizecekleri, iyi insan, vatana millete hayırlı evlatlar nasıl olacakları, bu beni endişelendirmeye başladı. Zira bir toplumun, gelişimi geleceği yetiştirdiğimiz nesillerimize bağlı. Ancak anlatmaktan, yazmaktan ileri gidememek, beni bir hayli üzüyor. Şimdilerde çeşitli adlarla ebeveyn profilleri oluşmaya başladı. Duymuşsunuzdur; Helikopter, dron, kaplan, serbest, endişeli, kararsız gibi çeşitli adlarla anılmaya başlanan bu ebeveyn çeşitlerinin aslında tek ortak yanları, çocuklarıyla ilgileniyormuş gibi yapmaları. Çünkü ilgi emek ister, yürek ister. Şunu bir kez daha anlıyorum ki yeni nesil ebeveynler, siz ne kadar yaşanmışlıkları, bilimi, dönütleri somut bir şekilde anlatsanız da yine bi...

Bitti! Denildiği yerde…”Buradayız!” Dediler

18 Mart… Sadece bir zaferin tarihi değil; bir milletin yeniden ayağa kalktığı, “bitti” denildiği yerde “buradayız” diye haykırdığı gündür. Çanakkale Savaşı, askeri bir başarıdan çok daha fazlasıdır; insan iradesinin, inancın ve dayanışmanın destanıdır. Cephede savaşan askerlerin önemli bir kısmı, günlerce doğru dürüst yemek bulamadan, çoğu zaman sadece hoşaf ve ekmekle mücadele etti. Ama buna rağmen geri adım atmadılar. Hatta anlatılır ki, bir siperde karşı karşıya gelen Türk ve Anzak askerleri, kısa süreli ateşkes anlarında birbirlerine sigara attılar. Bu, savaşın ortasında bile insanlığın tamamen kaybolmadığının en dokunaklı göstergesidir. Seyit Onbaşı’nın kaldırdığı o meşhur 276 kiloluk top mermisi… Seyit Onbaşı savaş sonrası aynı mermiyi tekrar kaldırmak istediğinde yerinden oynatamaz. Çünkü o gün onu kaldıran şey kas gücü değil; vatanın yüküdür. İşte Çanakkale ruhu tam olarak budur: İmkânsız görünenin, inançla mümkün hale gelmesi. Ama mesele sadece geçmiş değil… Bugün çevremize...

“Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın.”

12 Mart İstiklal Marşı’nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü idi. 5 Şubat 1921tarihin de Taceddin Dergah’ına girip 7 Şubatta anekdotlara göre peçelere, sarı kağıtlara yazılmış bir milletin var oluş mücadelesinin kaleme dökülmüş halidir İstiklal Marşı… Aslında İstiklal Marşı, yokluk içinde var oluş mücadelesinin, vatan sevgisinin hangi boyutlarda yaşandığının göstergesidir. Yokluk içinde maddiyata değer vermeyen, bir bilim, sanat insanının şerefli duruşudur bu hikaye… 12 Mart, Türk milletinin hafızasında yalnızca bir marşın kabul edildiği gün değildir; bir milletin var olma iradesinin kelimelere döküldüğü gündür. İstiklal Marşı'nın Kabulü, Türk tarihinin en anlamlı anlarından biridir. Bir Milletin En Zor Günleri Yıl 1920… Anadolu işgal altındadır. Batı’da Yunan ordusu ilerlemekte, şehirler birer birer düşmektedir. Millet yorgun, fakir ve umutsuzdur. Kurtuluş Savaşı bütün şiddetiyle sürmektedir. O günlerde Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi, yalnızca cephede savaşan ...

Çocuğun Elindeki Bıçak: Fail mi, Ürün mü?

Yine bir öğretmen, yine bir öğrencinin şiddeti… Her olaydan sonra aynı cümleler dolaşıma giriyor: “Canavar”, “psikopat”, “nesil bozuldu.” Oysa mesele tek bir çocuğun öfkesi değil; o çocuğu üreten iklim. Bir çocuğun öğretmenine yönelen ölümcül şiddeti, bireysel patolojiden ibaret değildir. Psikolojik, ailesel ve sosyolojik katmanları olan bir tablodur. Eğer yalnızca “yanlış yetiştirilmiş” deyip geçersek, sorumluluğu bireye indirger, sistemi görünmez kılarız. 1. Psikolojik Boyut: Öfkenin Dili Ergenlik dönemi, dürtü kontrolünün henüz tam olgunlaşmadığı bir evredir. Beynin karar verme ve sonuç öngörme bölgesi (prefrontal korteks) gelişimini 20’li yaşların ortasına kadar sürdürür. Bu şu demektir: Yoğun duygular yaşayan bir genç, özellikle aşağılanma, değersizlik ya da tehdit algısı hissettiğinde, sonuçlarını düşünmeden ani ve yıkıcı eylemlere yönelebilir. Ancak burada kritik soru şudur: Bu öfke nerede öğrenildi? Şiddet, çoğu zaman bir iletişim biçimidir. Duygularını ifade etmeyi öğrenememi...